Toros Dağı ve Toplumsal Cinsiyet, Çeşitlilik ve Sosyal Adalet Perspektifinden Bir Değerlendirme
Toros Dağı, Türkiye’nin güneyinde, Akdeniz kıyısında yükselen ve birçok yerel halk için önemli bir doğal sembol olan bu dağ silsilesi, sadece coğrafi bir olgu olmanın ötesinde, toplumsal yapılarımızı, ilişkilerimizi ve günlük hayatımızı derinden etkileyen bir bakış açısı oluşturabilir. Toros Dağı’nın kaç metre yüksekliğinde olduğunu soranlar, belki de bu soruyu anlamın derinliklerine inmeden, sadece dağcılık ya da coğrafya ile ilgileniyorlar. Fakat, bu soruya verdiğimiz yanıtlarda ve hayatımıza yansıyan etkilerde, aslında toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adaletle ne kadar iç içe olduğumuzu anlamamız mümkün.
Toros Dağı ve Toplumsal Cinsiyet
Toros Dağı, bir yanda doğanın gücünü ve büyüklüğünü simgeliyor, diğer yanda ise kadının doğadaki yeri ve özgürlüğü ile ilgili önemli soruları gündeme getiriyor. İstanbul’da, yoğun bir şekilde toplu taşımada, işyerinde ve sokakta gözlemlediğimiz günlük yaşamda, kadının kamusal alanda daha fazla yer almasıyla birlikte, doğal alanların da onlara ait olup olmadığını sorgulamak gerek. Toros Dağı’nın zirvesine çıkmayı, dağcılık gibi erkeksi bir etkinlik olarak kabul eden toplum, kadının dağları fethetmesi gerektiğini çoğu zaman göz ardı ediyor.
Bir gün işe giderken, otobüste genç bir kadının, dağcılık yapmak istediğinden bahsettiğini duydum. Arkasında bir grup adam, bu fikri gülerek karşıladı. “Dağcılık senin işin değil, bu dağlar erkeklerin işidir,” dediler. Oysa ki, kadının ve erkeğin dağcılık gibi doğayla iç içe bir aktiviteye katılma hakkı eşittir. Toros Dağı’nın yüksekliği kadar, toplumun kadınlara yönelik kalıplaşmış görüşleri de yüksektir. Kadınların doğa ile olan bağlarını güçlendirebileceği bir dünyada, sadece dağların metrelerce yüksekliğine bakarak bu “dağcı” olmanın anlamını kısıtlamak, toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinden oldukça sorunludur.
Çeşitlilik ve Toros Dağı’nın Anlamı
Toros Dağı’nın kaç metre yüksekliğinde olduğunu sorgularken, çeşitliliğin de rolünü unutmamalıyız. Türkiye’nin her bölgesinden gelen farklı kültürler ve etnik gruplar, Toros Dağı’nın eteklerinde farklı yaşam biçimlerine sahip. Bu farklılıklar, sadece dağcıların, doğaseverlerin ya da dağ köylerinde yaşayanların bakış açılarını etkilemekle kalmaz, aynı zamanda bu bölgelerdeki yaşam biçimlerini de şekillendirir.
Örneğin, dağ köylerinden birinde büyüyen bir insan için Toros Dağı, sadece fiziksel değil, kültürel bir yerin de simgesidir. Onlar için dağ, günlük yaşamın bir parçasıdır; geçim kaynağı olabilir, doğa bir öğreti olabilir. Fakat, şehirde yaşayan biri için Toros Dağı, belki de sadece tatil beldesine gitmek için bir geçiş noktasıdır. Bu çeşitlilik, aynı coğrafyanın farklı toplumsal kesimlerdeki bireyler tarafından nasıl farklı algılandığını gösteriyor.
Ben, İstanbul’da bir sivil toplum kuruluşunda çalışırken, özellikle dağcılık ve doğa yürüyüşlerinin çeşitliliği ne kadar engellendiğini gözlemledim. Çeşitli etnik kökenlerden gelen ve farklı yaşam biçimlerinden gelen insanlar için bu tür doğa aktivitelerine katılma fırsatları, çoğu zaman sosyal, ekonomik ya da fiziksel engeller nedeniyle kısıtlıdır. Toros Dağı’nın güzelliklerinden yararlanma şansı, sadece belirli kesimlere aittir. Bu da, sosyal adalet ve eşitlik çerçevesinde ciddi bir sorun teşkil eder.
Sosyal Adalet ve Dağcılık
Sosyal adalet, herkesin eşit fırsatlara sahip olması anlamına gelir. Dağcılık gibi etkinlikler de sosyal adaletin bir göstergesi olabilir. Toros Dağı’nın her metrekaresi, bazen ulaşılması güç bir dünya gibi görünebilir, fakat sosyal adalet anlayışımızı şekillendiren bir kavram da bu yüksekliğe ve engellerin ne kadar aşılabilir olduğuna bakışımızdır.
İstanbul’da, iş yerinde, sokakta ya da toplu taşımada gözlemlediğim bir başka örnek de, toplumda sosyal adaletin ne kadar sağlanmadığına dair ipuçları veriyor. Bir grup insanın, doğaya olan erişimi, diğerlerinden çok daha fazla. Bu, çoğu zaman gelir düzeyi, eğitim durumu veya etnik kökenle doğrudan ilişkilidir. Toros Dağı’nın zirvesine tırmanmak, bir bakıma “eşitlik” adına bir simge haline gelir. Çünkü bu dağa herkesin ulaşması, herkesin bu fırsatları eşit şekilde değerlendirmesi gerektiğini anlatan güçlü bir mesajdır.
Bunun yanı sıra, dağcılıkla ilgili eğitim ve erişim imkanları da oldukça sınırlıdır. Birçok kişi, eğitim eksikliği ve finansal zorluklar nedeniyle bu tür etkinliklere katılamaz. Bu noktada, sosyal adaletin bir gerekliliği olarak, doğa ile iç içe olmak, bu tür etkinliklere katılma fırsatlarının herkese eşit bir şekilde sunulması gerektiği ortaya çıkar. Toros Dağı’nın yüksekliği, toplumsal eşitsizliklerin bir metaforu olabilir: her ne kadar zirvesi çok yüksekte olsa da, herkes bu zirveye tırmanabilmeli.
Sonuç
Toros Dağı’nın kaç metre olduğu sorusu, aslında toplumsal cinsiyet eşitsizliği, çeşitlilik ve sosyal adaletin derinliklerine inmek için bir araç olabilir. Herkesin eşit fırsatlara sahip olduğu, dağcılığın ya da doğa ile iç içe olmanın herhangi bir cinsiyet ya da toplumsal sınıf farkı gözetmeksizin mümkün olduğu bir toplumda, Toros Dağı’nın yüksekliği aslında sadece doğal bir sorudan ibaret olur. Ancak günümüz Türkiye’sinde, bu sorunun altını çizmek, bizlere eşitlik, adalet ve toplumsal değişim adına yapılması gerekenleri hatırlatır.